10 Mayıs 2012 Perşembe

Sanatın Yükselen Ülkesi Türkiye Üzerine

Biz bu günün yaklaşan davul seslerini birkaç senedir dinliyorduk aslında, uyanamamışız.

Herhalde en büyük saflığımız temel derdi özelleştirme olan hakim zihniyetin; enerji, sağlık, eğitim gibi "verimli topraklara" odaklanacağı, sanat dünyasını ise "pis jakobenler" diye marjinalleştirmekle yetineceğine inanmak oldu. Açıkçası işlerini de iyi yapıyorlardı. Kars'taki "Ucube"yi yıkarken de, yanlarındaki polis ordusu eşliğinde tiyatro salonlarını terk ederken de genel doku sanatçıyı marjinalleştirme üzerineydi, "biz alır daha iyisini yaparız" söylemi hep şeffaf bırakıldı.



Geldik işte "biz daha iyisini yaparız" günlerine. Belli ki sanat/bilim dünyasını fildişi kalelerine mühürlemek değil niyetleri, oralarda da aktif rol almak istiyor yeni burjuvazi. Sonuçta şehir kültürünün bir parçası olmak için sanattan, bilimden anlamasan da içinde yer edinmen, varoluşunu kabullendirmen gerekiyor. İslami görünümlü neoliberal kitle, bu yer edinmeyi ürettikleriyle yapamayacağının bilincinde olduğundan tepeden atama ile istediğine ulaşma derdinde. Bunun temel sebebi olmasa bile şu anki cadı avında, yıllardır o noktalara ulaşamamanın getirdiği eziklik ve nefret mevcut. 

Üniversitede evrim-karşıtı pseudobilimsel toplantı yapmak da, şehir tiyatrolarında oyunları seçen komite olmaya çalışmak da yeni burjuvazinin entelektüel dünyaya girme çabası. 

Bazen net durumlar vardır, bakış açısı farkıyla açıklanamayacak. Ürettiğin şey bilim değildir. Ürettiğin şey, güçlü bir eseri olmasını sağlayacak etkenlerden uzaktır, çok fazla otosansüre tabidir. Bazen açık açık yapamıyorsun, beceremiyorsundur bir şeyleri. Bu kadar inat diye? Bunu kabullenememenin sonucu "onlar beni anlamıyor, pis jakobenler (çok seviyorum bu sıfatı)" diye sızlanmak, onu da geçtim öfkelenip saldırmak mı? Tüm Türkiye'nin şaşkınlıkla seyrettiği hiperstar Ajdar'ınkinden çok mu farklı bir tutum bu? Yapamıyorsun işte, zorlama. Yani bugün bir çizgiroman kapağında erotik bile denilemeyecek, sadece çıplaklık barındıran bir kadın tasarımını kırmızı bantlarla kapattırıyorsun metrolarda. İddian toplumun o kadarcık kadın bedeni gördüğünde bile dehşete düşeceği, bir büyük(!) cemaat liderinin tasviriyle " erkeklerin dişlerini gıcırdatacakları". Bu kadar hassassa toplumun; sen onlara zaten bir şey söylemeye cesaret edemezsin ki, ne söylesen yataklara düşerler diye kaygılanırsın. Madem onların hassaslığından çekiniyorsun, bu sahneye çıkma aşkı neden?

Geçen seneler DC' Comics'in çıkardığı Janissary'de Wonder Woman "müslümanlara saygısızlık olmasın" diye camide çatışmaya girmeden üstünü çarşafla örtüyordu. Az dalga geçmedik DC ofisinden çıkmayan çizerlerin bu çiğ oryantalizmine. Bugün DC'ye kızamaz hale getirttiler el birliğiyle.

Yeni, çarpıcı bir şey söylemediğimin farkındayım. Öyle de bir amacım yok, bir sıkıntı yazısı bu. Zaten bu sebeple kendini şu aralar "mağdur" görenler beni de  yaftalamakta, "kulesinden indirilesi" görmekte zorlanmayacaklardır. 



Sanırım kimse Kemalist otoritenin sanat dünyasında baskıcı zamanları olmadığını iddia edemez. Osmanlı'dan kalan saray müziğinin yasaklandığı, zoraki bir klasik müzik tutkusuna kapılındığı, bu zihniyetle genç Türkiye Cumhuriyeti'nin "müzik subaylarının" bir dönem itinayla yetiştirildiğini bilen gören olmuştur, şahsen tecrübe ettim. Ancak bugün o dönemlerdeki baskılardan ötürü "kendi sanat anlayışlarını dile getiremediklerini" söyleyenler, 1930'ların baskıcı hamlelerini, 21. yüzyıla yakışmayacak bir çirkinlikle ve itinayla tekrar ediyorlar. Kendilerine "taşra kafasında yobaz" diyenlere onlar da (kemalisti için) "subay zihniyeti", (solcusu için) "pis Yahudi Marx'ın çocukları, okul görüp halktan tiksinen kitle" yaftası yapıştırmaya çalışıyorlar. Ortada geçmişte yapılan bir yanlışı düzeltme derdi yok, ortada sadece kan davası var. 

Bugün Türkiye'de doktoru, bilim insanını, sanatçıyı halkın düşmanı göstermek için iktidar güçleri tarafından verilen büyük bir çaba var. İşin acısı bu propagandayı yapan da dinleyen de bilincinde. Ancak nefret öylesine büyümüş ki bu durumun adaletsizliğini dile getiren tek bir beklenmedik söylem yok. Beklenmedik söylemler, yaklaşan felaketi görüp buna karşı durmak değil de yeni sistemde yer edinmeye çalışan kesimlerden çıkıyor. Son zamanlardaki beyanları ile Yılmaz Erdoğan önümüzdeki seneler için nerede durmak istediğini net bir şekilde göstermiş oldu. Şahsen beklemiyordum, şaşırdım. Görünen o ki yakın zamanda daha çok isim bizi şaşırtacak.  

Türkiye öyle bir yere geldi ki, zerre hazzetmediğim Yılmaz Özdil yazılarını bile haklı bulur, facebook'ta paylaşır oldum bir süredir. Ben mi yozlaştım bazısına göre? Mümkündür, o zaman kendim yanar kendim kavrulurum. Ama ya haklıysam, ortalık artık bana o yazıları paylaştıracak, o yazıları haklı bulduracak  bu kadar çirkin hale geldiyse? Ya bu ihtimal gerçekse?



...................................................................................................................................................

Not: Uzun zamandır geldiğimiz şu noktayı bas bas bağıran ancak kitlelere sesini duyuramayan bir örgütlenmeydi Özerk Sanat Konseyi. Bugün haklarını teslim ediyorum. linkleri buradadır tıklaması bedava.


  

9 Mayıs 2012 Çarşamba

Wanted



Okumaya başlayıp bitiremediğim kitaplar arasında yarası en derin olanı Joseph Campbell'ın Hero with a Thousand Faces'idir (1949). Türkçeye "Kahramanın SonsuzYolculuğu" olarak çevrilen Campbell'in kapsamlı çalışması,  bir kurgudaki "kahramanın" nasıl yaratılması gerektiğini dünya mitolojisindeki kilit hikayelerden yola çıkarak derinlemesine inceleyen bir kitap. İster bir yarıtanrı, ister fakir bir köylü çocuğu, ister zalim bir büyücü olsun, bir karakteri "kahraman" yapan karşısına belli aşamalarda çıkarılan seçimler örgüsüdür. Biz bu algoritmaya uymazsak anlattığımız karakter, "kahramanlık" rolünü başka bir karaktere kaptırmaya mahkumdur.

Umarım gün olur Campbell'in eserini etraflıca okumaya gücüm yeter. Peki Campbell'in altmış senelik kitabına neden değinme ihtiyacı duydum? Çünkü Mark Millar'ın meşhur serisi Wanted, yenilmez bir süper-kötü olmayı hedefleyen genç Wesley'in hikayesini tam da Campbell'in algoritmasına uygun şekilde işliyor. Cani Wesley ve arkadaşlarına serinin sonunda duyduğumuz sempatinin başka bir açıklaması olamaz.

Mark Millar çizgiroman dünyasında çok değişik bir zihin. Kick Ass'lerin, süper kahramanlığın devlet kontrolüyle kısıtlanmasını konu alan Civil War'un ve Superman'in Amerika'da değil de Rusya'da kahraman olduğu Red Son'ın da yazarı olan Millar, belli ki süperkahraman janrında deneysel takılmayı seven bir sanatçı, bu dünyaya bir Watchmen 2 getirmeden de yolunu değiştireceğe benzemiyor. Wanted da bu sürecin bir parçası olan, super kahraman değil de süper-kötü odaklı bir çalışma.



Wesley, hayatı boyunca ezilmiş sıradan adam olmaya mahkum bir ofis çalışanıdır. Sevgilisi onu en yakın arkadaşıyla aldatmakta, patronu her gün kendisiyle iğneleyici bir tonda konuşmaktadır. Wesley'in ezikliğini yıllardır kanıksadığı hayatı, bir gün The Fox isimli gizemli kadın ile karşılaşması sayesinde değişir. Fox'un dediğine göre Wesley'in babası dünyadaki en başarılı tetikçidir ve yakın zamana kadar yıllardır dünyayı kontrol eden, hiç kimsenin bilmediği bir Süper-kötü çetesi için çalışmıştır. Süper kötüler aslında dünyamızı 1986 yılında ele geçirmiş, tüm kahramanları öldürmüş (ya da beyinlerini yıkamış) ardından da uzaylı teknolojilerini kullanarak resmi tarihin tamamını hafızalarımızdan silip kendi istedikleri "daha realistik" dünya düzenini dayatmışlardır. Wesley'in babası yakın zamanda öldürülmüştür ve oğluna 50 milyon dolar miras bırakmıştır. Tek bir şartı vardır; Wesley, babasının mesleğini devam ettirecektir.

Wanted bu noktadan sonra Wesley'i hızlandırılmış bir tetikçilik kursuna sokarak onu tam bir ölüm makinesine çeviriyor. Wesley'in karakterindeki değişim bize oldukça olağan bir şeymiş gibi sunuluyor (Canı sıkılınca sokaktaki insanları vuran, onlara tecavüz eden ve sonra spor arabasıyla gezen halinden memnun bir cani oluyor Wesley). Aynı Red Son'da yaptığı gibi Millar Wanted'ta da detaylarda kaybolmaktansa temeldeki hikaye akışına odaklanmayı seçmiş. Su katılmamış bir cani olarak tasvir edilen Wesley'i bizim özdeşlik kurabileceğimiz bir kahraman durumuna getiren öğe, yarattığı katliamlardan ziyade babasının katilini bulmayı kendine misyon edinişi oluyor (Bu arada Wesley'in Eminem'den esinlendiğini de eklemeden olmaz).



Gelelim 2008 yapımı Wanted filmine. Filmi sevmiş olmama rağmen çizgiromanı okuduğumda resmen dehşette düştüm. Bir filmin asıl eserden bu kadar alakasız bir şekilde kotarılıp "uyarlama" sayılabileceğini hiç düşünmemiştim. Açıkçası Film olan Wanted, çizgiromandan o kadar farklı ki neden Millar'ın eserinin adını kullanma ihtiyacı duymuşlar hiç anlamadım. Film Wanted ile çizgiroman Wanted birbirinden tamamen farklı iki dünya, öyle ki herhangi bir zeminde kıyaslama şansımız bile yok. Gene de birini sevenin diğeriyle bir sorun yaşayacağını düşünmüyorum. Boş vaktiniz varsa Wanted'ı seyredin, Mark Millar'ın diğer eserlerini sevdiyseniz de Wanted mini serisini kaçırmayın.


6 Mayıs 2012 Pazar

Conan the Barbarian - 2011

Şunu bilin ki prensim...






Barbar Conan ile çocukluğum, ilk gençliğim geçti. Kimmerya'nın dağlarından yollara çıkar, Aesir kabileleri ile dövüşür, günü geldiğinde Hyberborea'nın buz bakışlı büyücülerine meydan okurdu Conan. Kılıcı Venarium'un kapısında kana doyduğunda genç barbar daha on beş yaşındaydı. Efsunlu Fil Kulesi'ni yıkarken bir hırsız, Black Coast'ın efsanevi Belit'inin kalbini çaldığında gözüpek bir korsan idi. Gladyatör oldu, paralı asker oldu. Kesesi hep altın görmese de kılıcı hep kan gördü. Ophir'in küçük krallığını reddederken aklından ne geçiyordu bilinmez, ama gün ona çağının en büyük imparatorluğunu, Akilonya'yı bağışladı. Döneminin tüm uygarlıklarına, tüm yoz aristokrasisine inat, bir barbar olarak geldiği modernizmin kalesi Akilonya'yı bir barbar ahlakıyla tarihinin tüm krallarından daha iyi yönetti.

Üniversitede hayranı olduğum karakter Punisher idi ama ortaokulum lisem hep Conan ile geçti. Sword and Sorcery'i onunla tanıdım, Frank Frazetta'nın resimlerini onunla öğrendim. Haliyle yeni Conan filmini de yıllardır büyük bir heyecanla bekliyordum. Sonunda Conan the Barbarian'ı seyrettim. Çoğu insanın beğenmediği bu film (ki bir fanatik olarak benim de beğenmemem gerekir) her ne kadar istenileni veremese de seyirciyi arzuladığı nostaljiden de mahrum bırakmıyordu. Bu sebeple Conanseverler için bu filmi "seyredilesi" sayıyorum.



Conan Kimmerya'da heybetli bir şefin çocuğu olarak savaş alanında doğar. Gençliğinde köyünün en hırslı ve gözüpek savaşçı adayıdır. Conan'ın Kimmerya günleri, Khalar Zym adlı bir savaş lordunun köyünü basması ile sona erer. Khalar, Kimmeryalı şeflerin kendisinden sakladığı bir maskenin kayıp parçasını ele geçirmek için köye saldırmıştır. Savaşın sonunda Khalar aradığını bulur, Conan'ı ve babasını ölüme terk eder. Aradan yıllar geçtiğinde Conan, Zingara kıyılarında korsanlık yapan bir savaşçı olmuştur. Baskınlarından birinin ardından meyhanede eğlenirken şans eseri köyünü basan askerlerden biriyle karşılaşır ve onun peşine düşer. Genç barbar yıllar sonra intikam fırsatı bulmuştur.

Conan the Barbarian, kült film severler için güzel bir cast ile karşımıza çıkıyor. Morgan Freeman girişteki konuşmayı yapan dış ses olurken Kimmerya köyünün şefi ve Conan'ın babası olarak Ron Perlman'ı görüyoruz. Filmimizin baş kötü adamı ise Avatar'da da bu görevi üstlenmiş Stephen Lang. Tabii insanın merak ettiği, Arnie'den sonraki Conan'ın bu görevi kaldırıp kaldıramadığı. Jason Momoa, hem yakışıklı hem de atletik bir Conan olarak benden tam not aldı. Açıkçası aklıma daha iyi bir isim de gelmiyor.



Conan the Barbarian'ı seyreden büyük çoğunluk filmin senaryosunu ya da fantastik tonunu yüksek ihtimal beğenmeyecektir. Senaryo kesinlikle vasatın üstüne çıkamıyor, hak veriyorum. Ancak filmin uzun yıllardan sonra yapılan eli yüzü düzgün ilk Sword and Sorcery olduğunu da unutmamak gerek. Bu film çocukluğu Peter Jackson'ın Lord of Rings Üçlemesi olanlar için değil, aksine Kanal D'de Zeyna ve Herkül ile büyüyenler için. O dönemin Sword and Sorcery/Sandal dizileri ile büyüyenlerin, bunlardan evvel Alfa yayınlarından çıkma Conan fasiküllleri ile mest olanların filmi Conan the Barbarian. Bu sebeple, eski nesil için yeni nesil teknolojiyle kotarılmış bir fantezi diyebiliriz film için.

Böyle bir döneminiz olmadı ise ama bir şekilde Conan ile tanıştıysanız da filmi sevebilirsiniz. Zingara'da köle tacirlerine saldıran korsanları, Conan'ın silah arkadaşının meyhaneye "Fil Kulesi" macerasını anlatışını, barbarımızın olmazsa olmaz "Gel buraya kadın!" repliğini söyleyişini tecrübe edip de heyecanlanmamak mümkün değil. Ha insan Stigya büyücüsü, Pikt kabileleri görmek istiyor (kısmen görüyoruz Piktleri ama sayılmaz) ama hepsi de bir filme sığamazdı.



Conan the Barbarian vasat bir film de olsa seyredilmez değil. Aslında daha da iyisi çekilemezdi. Conan, 1930larda doğmuş, 70lerde bizleri maceralara sürüklemiş bir isim. Ama artık damarlarındaki cehennem ateşine rağmen Hiborya Çağı çok geride kaldı. Onun yerini Game of Thrones'lar aldı alacak. Belki ileride tekrardan güzel bir geri dönüş yapar. Ben en azından Conan the Barbarian, sevdiğim barbarı millete rezil etmediği için mutluluk duyuyorum. Seyrettiğime pişman değilim.

2 Mayıs 2012 Çarşamba

Is This Tomorrow



Aslında bu yazıyı 1 Mayıs'ta yazmayı planlıyordum ancak yaşadığım Mannheim deneyimi önceliklerimin sırasını değiştirdi. Is This Tomorrow, 1947 yılından bir antipropaganda çizgiromanı. Amerikan çizgiroman tarihinde örneklerine yığınla rastlanabilecek onca propaganda çizgiromanı verken neden Is This Tomorrow kafama takıldı? Çünkü ilginçtir, bu çizgiromanı biz tanımasak bile dedelerimiz zamanında çok daha farklı bir isimle Türkiye'de okumuşlar. Amerika'nın Sovyet ajanları tarafından ele geçirildiği Is This Tomorrow, 1949 yılında Kızıl Tehlike! adı altında Türkiye'de de basılmış. Türkiye basımı için ilginç bir şekilde Amerika'nın değil de Kanada'nın Sovyetler tarafından ele geçirildiği versiyonu seçilmiş. Muhtemelen Marshall yardımlarıyla bir bayram havası yaşayan Türkiye'ye uzak kıtadaki cömert dayısının tehlike altında olabileceği fikri hiçbir şekilde hissettirilmek istenmemiş.

Catechetical Guild of Educational  Society of St. Paul adlı Hristiyan organizasyon tarafından basılıp 10 cent'e (dönem için standart çizgiroman fiyatı) satılan Is This Tomorrow, Amerika'nın büyük bir kuraklıkla tarımının ciddi biçimde sarsıldığı yakın gelecekte geçiyor. Ekonomik dalgalanmayı fırsat bilen bir grup Amerikan komünisti (ki liderleri Jones, Troçki'nin karbon kağıdına kopyası olarak çizilmiş), ilk olarak parlamentoda kendilerini destekleyecek birkaç senatör buluyor, ardından yıllardır eğittikleri  yazar, gazeteci ve sendikacılarla körpecik Amerikan halkının zihinlerine giriveriyorlar.



Pek çok kalburüstü antipropaganda eserinde olduğu gibi (hakkını vermek lazım, kitap okuyanda amaçladığı ölçüde büyük bir dehşet yaratıyor) Is This Tomorrow da çok yoğun ve güçlü bir anlatıma sahip. Elli iki sayfalık kitap boyunca Amerika'nın nasıl içeriden çökertildiğini irkilerek izliyorsunuz. Arabasına el bombası atılarak öldürülen ABD başkanı, açlıktan ormanda at avlayıp yiyen vatandaşlar, annesinin hala "inançlı" olduğunu gördüğü için onu polise ihbar eden küçük çocuk... Bu tarz bir kitabın ihtiyacı olan hiçbir ayrıntı atlanmamış. Kitapta yükselen Sovyet dehşetine karşı durabilen tek eli yüzü düzgün grup ise Katolikler oluyor.

Kitabın girişinde ve kapanışında ise okuyucuyu uyarmak için özel olarak metinler girilmiş. "İnanılmaz değil mi? Ancak bu gördüğünüz tehlike Yugoslavya'da, Polonya'da, Macaristan'da kendini gösterdi. Şimdi ise planlarında Amerika var" diyor kapanış metni ve son sayfasında vatandaşlar için gerekli "10 emri" sıralıyor.



Basıldığı yıl büyük popülarite kazanan ve ileriki yıllarda 4 milyon kadar nüshası satılan ya da dağıtılan Is This Tomorrow, başta propaganda eserlerini merak edenler olmak üzere her çizgiromanseverin okuması gereken bir kitap. Çok daha ayrıntılı bir analiz için yıllar önce Serüven dergisinde Tanyel Ali Mutlu'nun yazmış olduğu incelemeyi okumanızı tavsiye ederim.

Buyrun linki: Kızıl Tehlike!

1 Mayıs 2012 Salı

Mannheim'da Mayıs Başlarken




Bugün resmi bayramımızı kutlamak için trenle on beş dakika mesafedeki büyük şehir Mannheim'a gittik. Nargile  kafeleri ve yüksek dönerci nüfusu ile minik bir Türkiye havası yaşatan Mannheim'da 1 Mayıs nasıl geçti, anlatmak vazifem. Biraz da gezi yazılarına yer ayırmak lazım.

Almanya'da 1 Mayıs bu sene özel bir öneme sahipti. Bu sene pek çok Neonazi grup, ülkenin çeşitli şehirlerinde "counter-1 Mayıs" eylemi düzenleme kararı almıştı ve Mannheim da bu kritik noktalardan biriydi. "Fikir özgürlüğü" sağolsun, eylem yapmak için yasal izni almış Neonazilerin şehre gelişi, Mannheim 1 Mayısı'ndaki topluluğun temel tartışma konusuydu. Trenden seyrettiğimiz 1 Mayıs kortejinin yarattığı heyecan ile iner inmez insanları bulacağız diye ilk bulduğumuz sokağa saptık ve istasyonun kullanılmayan alanlarında haliyle kaybolduk. Size tavsiyem, kortej görünce kıtlıktan çıkmış gibi kendinizi sokaklara atmayın, tüm sokaklar devrim şarkılarıyla renklense bile istasyonlar hep ıssız kalacaktır.

Arkadaşımla "geç kaldık lan, eylemler bitmiştir" konulu kırk beş dakikalık kaygı ve kavga dolu yürüyüşün ardından adını sanını bilmediğimiz bir sokakta kendimizi bayrakların ortasına attık. Çoğunluğu Alman, Türk ve bir kısım Kürt gruplardan oluşan gruplarla bulduğumuz ilk çimlerin ortasına oturduk. Sonradan öğrendiğimiz üzere gelecek Neonazilerin yürüyüş güzergahlarından birinde konuşlanmıştık. Bizim gibi iki adet daha kortej vardı ve hepsiyle iletişim halindeydik (Böyle yazınca kendimi Stalingrad'ı Nazilerden koruyan birliklerin mensubu gibi hissettiğimi düşünebilirsiniz ama korkmayın bilincim yerinde. Çimlerde oturmuş şuursuz gözlerle etrafa bakarken insanlar bize anlattı ne yapmakta olduğumuzu).    


Çimlerde otururken geçen sürede ilk olarak dikkatimizi çeken şey, eylem ortamının rahatsız edici ölçüdeki sessizliği idi. Türkiye'deki "eylem kakofonisi" gerçeğine öylesine alışmışız ki kendimizi senkronu bozuk bir slogan yığınında bulmamak, ne yalan söyleyeyim, bünyemize iyi gelmedi. Alışmamışız, yadırgadık. Kitle sadece Almanlardan oluşsaydı bu tertip düzen kızıl devrim günlerine kadar sürerdi kesin. Neyse ki çimlerde oturan Kürt komşularımız türküleriyle sessizliği kırma kararını erken aldılar.

Kürt grubun türkü gösterisini SPDli gençlerin korosu karşıladı. SPDlilerde net bir "Alman düzenliliği" ışıl ışıl parlıyordu. Spontane şarkılar söyleyen, bayraklarını sallayarak dans eden Kürtlere kıyasla Almanlar, öncelikle söyleyecekleri şarkıların liriklerini yazdıkları kağıtları birbirlerine dağıttılar, ardından resmen etrafı rahatsız etmeme kaygısıyla seslerini çok yükseltmeden uslu çocuklar gibi şarkıları mırıldanmaya başladılar. Örgütlü ama üstüne ölü toprağı serpilmiş SPD marşlarını duyan küçük Kürt grup, Alman gençlere işi öğretmek için alabildiğine coşkuyla "Her biji Diyarbakır!" türküsünü söylemeye başladılar. SPD gençlerinin şarkılı türkülü Ortadoğu misillemesi karşısında verdikleri tek tepki seslerini daha da kısmak oldu. Ortamı bildiğim bilmediğim bir sürü Kürtçe şarkı sarmıştı bir anda. Lakin birkaç dakika sonra Kürt grubun enerjisi tükendi, Kürtçe şarkılar duyulmaz oldu. Grup kendini çimlere bırakırken ortalıkta kalan tek ezgi, sürekliliğinden hiçbir şey yitirmemiş kısık Alman marşları idi.

Bu da Avrupa ile Türkiye solunun pratik özetidir kafamda. Başka da bir şey demiyorum.



Nazileri bekleyişimiz sürüyordu. Her an gelmesi muhtemel gruba karşı, irili ufaklı tüm fraksiyonlar sokağın başında yerini aldılar. Bu sefer ortamın geriliminin ve heyecanının getirdiği bir slogan atma refleksi hakimdi, ancak tertip düzen (artık nasıl bir efsun sarmışsa ortalığı) her vakit varlığını koruyordu.

Nazilerle savaşma fikri herkesi fazlasıyla doldurmuştu. Her an geldi gelecekler diye iki saat beklediğimiz Nazilerin daha şehre yeni geldiğini öğrenmek doğal olarak şok etkisi yarattı (bizim kortejimize ulaşmaları koşarlarsa 45 dakika sürerdi). Ancak "Bugünümüz olaysız geçecek" herhalde dememize kalmadan, Mannheim 1 Mayısı içindeki birikmiş enerjiyi, sanki uzak ülkedeki Taksim çatışmalarına özenirmişçesine atmak zorunda hissetti adeta.

Olaylar çok hızlı gelişti. Biz tam ayrılmaya hazırlanırken sokağa bakan balkonlardan birinden orta boy bir Türk bayrağı sallanmaya başladı. Bozkurt olduğundan şüphelenilen bir adam, Kürtlerin taşıdığı Öcalan bayraklarına misilleme amaçlı bayrağı hızlıca asıvermişti. Genel olarak Nazilere karşı genel bir yuhalama ritüeli eylemin parçası olduğundan kortejdeki küçük bir grubun bayrağa odaklandığını hemen fark edemedik. Birkaç saniye içinde ön taraflardan balkona doğru atılan şişe olayların ilerlemesini sağladı. Havadaki şişe balkonda patlamaya kalmadan, iki ya da üç şişe daha gökyüzünde uçmaya başladı. Balkonun civarındaki duvarda şişeler patlıyor, kortejin ön tarafındaki insanlar hızla arkalara doğru kaçışıyordu.

Ne olduğunu anlamaya çalışırken bir anda kalabalığın ortasında Kürt grubundan bir genç ile orta yaşlı bir Alman birbirine girdiler. Karmaşada iki tarafın da birbirine "Du faschist!" diye bağırarak yumruklar sallamasından başka hiç bir şey anlaşılmıyordu. Bundan sonrası gördüklerim değil bana çevredeki insanların dedikleri. Kürt gencin ilk şişeyi attığı, adamın da "o apartmanda ailem yaşıyor benim!" diyerek çocuğa saldırdığı bir grubun bana anlattığı. Her ne kadar atılan ilk şişenin çocuğun mensubu olduğu gruptan bağımsız bir yerden geldiğini görsem de (atanı görmedim, alakasız biri atmış olabilir ama zanlı durumundaki gencin ve arkadaşlarının " birazdan işimize yarar" diyerek bir miktar şişeyi topladığına çimlerde şahit olmuştum) şu bir gerçek ki öyle ya da böyle provokasyon bir şekilde başarılı oldu, bir sürü şişe balkonda patladı.



Bu ortamda Türkiye'yle kıyasladığımızda hiç de alışık olmadığımız durum ise küçük sokak harbini başlamadan bitmesi idi. Kısa süreli bir gerginlik ve kavga kendini gösterdi. Ancak "savaş" başlamadı. Nazilerin karşısına çıkma fikriyle kendilerini şartlamasına rağmen kortejin kalanı huzursuzluğu olabildiğince hızlı gidermeyi başardı. Kortej minibüsünden durumla ilgili bir anons yapıldı, ardından Neonaziler gene sessizce beklenmeye başlandı.

Bu hikayede derdim gövde gösterisi için Türk bayrağı asan Bozkurt da değil buna dayanamayıp şişeleri fırlatan Kürt grup da. Parçalardan ziyade bütün, ikisinin birlikte oluşturduğu benim derdim. Birbirine tahammülsüzlüğün bu seviyede olduğu bir dünyada Neonazilere karşı duracağım sokak, bana bir küçük Türkiye anekdotu yaşattı. Neonaziler gelmediler bizim kortejin olduğu sokağa, en azından biz akşam vakti şehri terk ederken hala yoklardı. Ancak bu küçük çaplı olay, çevredeki pek çok hoşgörülü Alman vatandaşının zihninde ister istemez "göçmenlerin çirkin yüzü" tasvirini yeniden canlandırdı. "Onlar birbirlerine inat bayrak gösterişi yaparlar, onlar birbirlerine şişeler fırlatırlar" oldu. "Onlar" gene "onlar" kaldı kısacası...

edit: yoğun istek üzerine son cümle karanlığa karıştı.








30 Nisan 2012 Pazartesi

Let's Be Frank



Aylar önce hakkında konuştuğum PunisherMax serisi 22 sayının ardından sona ulaştı. Hüzünlüydü, kahrediciydi. Uzun süre etkisinden sıyrılabileceğimi sanmıyorum. Frank Castle bu finali hak etmiş miydi? Belki. Aslında Nick Fury'nin dediği gibi, kendimizi kandırmayalım, Frank'in başka türlü bir finali olamazdı.

Hayatıma anlam katan vigilanteye saygı duruşu niyetine en sevdiğim Punisher hikayelerinden bir seçki sunuyorum. Temennim edinmeniz okumanız...

Mother Russia



Tekrar tekrar okumasını en sevdiğim maceralardan biri. Ajan Nick Fury, Frank'dan Rusya'da bir intihar operasyonuna katılmasını ister. Frank'in gizli bir üsse girmesi, kanında yeni bir biyolojik silah bulunan küçük bir kızı kurtarması ve kızın Amerika'ya ulaşmasını sağlaması gerekmektedir. Tüm bunları yaparken de Rus hükümetinin operasyonun Amerikanlar tarafından yürütüldüğünü anlamaması zorunludur. Gerilim dozu çok yüksek, muhteşem bir macera.


Widowmaker



New York'ta İtalyan mafyasını temizleyen Frank'in gözardı ettiği bir kesim vardır: Mafyanın dulları. Erkeklerin ölümü ile yapayalnız kalan ailenin patroniçeleri, kocalarının katili Punisher'dan intikam almak için bir plan hazırlarlar. Kadınların bu saldırısını beklemeyen Frank hazırlıksız yakalanır. Ancak dulların hiç hesaba katmadıkları bir düşmanları daha vardır... Punisher Max serisinin The Slavers ile kadınlara değinen ikinci öyküsü olan Widowmaker son anına kadar gizem ve heyecanı üst seviyede tutan bir çizgiroman. Tekrar tekrar okunası.


Six Hours to Kill



İşte bu macerayı her yeniden okuyuşumda daha da eğleniyorum. Bu sefer New Orleans'tayız. Frank, çocuk ticareti yapan bir grup polisin hakkından gelmiş ve New York'a geri dönmeye hazırlanmaktadır. Ancak beklemediği bir düşman tarafından etkisiz hale getirilir. New Orleans'ın yeni patronu olmak isteyen düşmanı, Frank'i sabaha öldürecek bir zehir enjekte ettirir. Frank o gece patronun rakibini öldürürse panzehire ulaşacaktır. Yıllardır ölümü bekleyen Punisher bu teklifi elinin tersiyle reddeder ve elindeki son altı saatte öldürebildiği kadar gangsteri öldürmek için New Orleans sokaklarına akar. Scorsese'nin After Hours'unu (1984) anımsatan senaryo dallandıkça dallanır, macera büyüdükçe büyür.

The Cell



Yazdıkça yazasım geliyor. Tek sayılık bu özel macerada Frank Castle hiçbir zorluk çıkarmadan teslim oluyor ve hapse giriyor. Herkesin kendisini öldürmek için fırsat kolladığı demir parmaklıkların arkasını Punisher neden seçti? Neden bu hapishane? Karanlık zihninden neler geçiyor?

The End



Marvel'in The End serisinin Punisher ayağı olmazsa olmazdı. Tüm Amerika'nın nükleer savaşla yok olduğu, sadece Frank'in bir hücre arkadaşıyla hapishane sığınağında saklanarak hayatta kaldığı bir gelecekten bahsediyoruz. İnsanlık yok olmuş, ama Frank'in hala aklında gidilmesi gereken bir hedef var. Sığınakta ölmeyi beklemek Punisher'ın yolu değil.


Seni seviyorum intikam meleği...












Cabin in the Woods - 2012



Ne yalan söyleyeyim, neredeyse bir yıldır bu filmi bekliyordum. Buffy the Vampire Slayer'ın arkasındaki isim Joss Whedon'ın prodüktörü olmasına rağmen bu filmi seyretmek için deli bir istek vardı içimde (Hakkını yemeyeyim, bugün oturup Buffy seyretmem ama eskiden çok vaktimi çaldı avcı güzeli). Dün Cabin in the Woods'u seyrettim ve iyi ki de seyrettim. 2012'in sıradışı korku-komedisi kesinlikle Cabin in the Woods.

Her şey bildiğimiz kodlara uygun başlar. Bir grup genç, haftasonunu geçirmek için dağlık arazideki ıssız kulübeye giderler. Telefonlar çekmemekte, sarışın kız sportif oğlanla yiyişmektedir. İlişkisi yeni bitmiş, çekingen bir prensesimiz, alabildiğine duygusal ve yakışıklı prensimiz, filmin espri kaynağı ve ortalarda ölmeye mahkum eğlenceli nerd'ümüz... Hepsi hazırdır. Trailer'da da belirtildiği gibi, bizim bilmediğimiz şey ise tüm bu düzeneğin yeraltındaki büyük bir merkezde, onlarca teknisyen eşliğinde hazırlandığıdır. Gerektiği yerde ışıklar kesilecek, gerektiği yerde sesler duyulacaktır. Peki bunca ekipman ne için hazırlanmıştır? Yönetmen kimdir? Alıştığımız senaryonun onlarca yıldır tekrar etmesindeki sebep aslında nedir?



Cabin in the Woods'u korkmak için seyretmek büyük bir hata olacaktır. Film bir korku filmi değil, zekice hazırlanmış, korku türünün kodlarını yapboz gibi yıkıp yeniden inşa eden başarılı bir tür eleştirisi. Ama bu demek değil ki "gore" açısından zayıf. Bilakis, özellikle ikinci yarıda ortalık iyice karıştığında Cabin in the Woods tam bir kan gölüne dönüyor. Özellikle bu ikinci yarıda filmin arkasında Buffy'deki absürt ve grotesk kara mizahın yaratıcısı Whedon'ın varlığını ciddi biçimde hissediyoruz.

Korku filmi hayranları için Cabin in the Woods yığınla referans bulunmakta. Evil Dead, Hellraiser, Funhouse, hatta 2008'in Strangers'ı... Hepsi o kadar incelikle eklemlendirilmiş ki şapka çıkarmamak imkansız. Ve hepsinden öte Sigourney Weaver'in kapanıştaki kısa ama etkileyici rolü... Gerçi bu sahneye Jamie Lee Curtis konulsa çok daha manidar olurmuş ama o da yönetmenin/Whedon'ın şahsi tercihi diyelim.

Her ne kadar IMDB'deki 8'lik puanını abartılı bulsam da kesinlikle kalburüstü ve amaçlandığı üzere çok eğlenceli bir yapım Cabin in the Woods. Kesinlikle seyredin, kaçırmayın.



Küçük bir not: Bir kurt ancak bu filmdeki kadar ateşli öpülebilirdi.